Aylık arşivler: Kasım 2011

Beyaz Un Tüm Faydaları Soyulmuş Undur

beyaz-unÇok değil bundan 50 yıl önce ürettiği buğdayı yakındaki değirmene götüren köylü, değirmen taşları arasında buğdayın tamamından öğütülmüş kara değirmen unu elde ediyordu. Bu un çok ince eleklerden geçirilerek beyaz un ayrılabiliyordu ancak bu da herkesin kolaylıkla ve düşük maliyetle ulaşabildiği un değildi.

“Modern” değirmenler buğdayın kepek ve tohum kısmını ayırıp sadece nişastalı bölümünü çok ince çekerek ve içine bazen de kimyasal maddeler katarak beyaz unu yaygınlaştırdılar.

Beyaz Un Bütün Zenginliği Soyulmuş Undur

Anadolu insanı için buğday ne anlam taşıyorsa Çinli için pirinç, Perulu için mısır, İskoç için yulaf da o anlamı taşır: Hayatı sürdürmek için en temel besin kaynağı…

Bir tahıl tanesi o kadar besleyici ki… Her bir tane 3 bölümden oluşuyor; tohum, unsu öz (endosperm) ve kepek.Toprağa ekilen tane yaprak çıkarıp kendi besinini üretebilir hale gelinceye kadar unsu özden aldığı besin onun yaşamasını sağlıyor.

Tahılların tohum kısmı zengin bir protein, mineral, vitamin, özellikle antioksidan E vitamini kaynağıdır. Tahıl, tohum kısmı ile birlikte öğütülürse, tohumda bulunan doğal yağlar nedeniyle 14 gün gibi kısa bir sürede acılaşabilir. Bu nedenle günümüzde un üreticileri tahılların besleyici tohum kısmını ayırmakta ve una katmamaktadırlar.

Kepek kısmında ise lif, mineraller ve protein bulunur. Tokluk hissi verir, kan şekerinin düzenlenmesine yardımcı olur. Fakat unun rengini esmerleştirdiği, hamur yoğurmayı zorlaştırdığı ve içine katıldığı hamur işini daha lifli, kimilerine göre kaba hale getirdiği için çoğu una katılmaz.

Günümüzde hemen her unlu mamulde kullanılan beyaz un, tohum ve kepekte bulunan tüm bu besleyici değerlerden yoksundur. Beyaz buğday unu vitamin ve minerallerinin yüzde 8O’ini, lif içeriğinin yüzde 93′ünü kaybetmiştir.

Tahılların hangi tür değirmen ile öğütüldüğü de çok önemlidir. Günümüzün “modern” değirmenlerinde sadece nişastalı kısım (unsu öz) çekilir. Un “teknolojik” değirmenlerde öğütülürken aşırı ısınması nedeniyle besin değerinde kayıplar olur. Bu değirmenlerde çok ince öğütüldüğü için beyaz un kana daha hızlı karışır. Çekildikten sonra daha hafif, ince ve beyaz bir un olması için kimyasallar katılır. Tohum bölümünden ayrılmış buğday incecik çekilip bir de kimyasallarla makyajlandığında ortaya raf ömrü son derece uzun bir un çıkar. Market raflarında senelerce durabilen bu ürünün, besleyici değerinden çok şey kaybedilmiş olur.

Tam Buğday Ununun Hikmeti

Tam buğday unu / entegral un / köy unu gibi isimlerle anılan un türü buğdayın, kepek ve tohum da dahil olmak üzere tamamının öğütülmesi ile elde edilir. Dolayısıyla besleyici değeri daha yüksektir. Beyaz unun karakteristik bir tadı yokken tam buğday unu fındıksı bir lezzete sahiptir.

Eğer bulabilirseniz, en iyi un türü köylerde taş değirmende buğdayın tamamından öğütülen “kara değirmen unu” dur. Geleneksel yöntemde su veya rüzgâr kuvvetiyle çalışan taş değirmenler unu öğütürken ısıtmaz ve daha kaba taneli olarak çeker. Modern değirmenlerden daha kalın öğütülmüş olduğu için, beyaz una oranla kana daha geç karışır.

İçinde kimyasallar kullanılmadığı için böcekler de bayılır. Tam buğday ununuz böceklenirse eleyip eleğin üzerinde kalan kısmını atarak ununuzu kullanabilirsiniz. Saklamak içinse rutubetsiz, serin ve karanlık bir yeri veya buzdolabını tercih edin.

Tam buğday ununa henüz çok fazla talep olmadığı için her yerde satılmıyor. Büyük marketler veya doğal ürün dükkânlarından bulabilirsiniz. Başka bir seçenek, un değirmeni olan bir köyden kargoyla göndermelerini istemek.

Kepekli un, tam buğday unundan farklıdır. Beyaz una sonradan kepek ilave edilmesiyle üretilir. Tam buğday unu doğal yaradılışında belirlenen oranda kepek ve tohum içerirken, kepekli una insan eliyle belirlenmiş oranda kepek eklenmiştir.

Buğdayın yanı sıra çavdar, yulaf, mısır gibi diğer tahılların unlarını alırken de “tam” tahıldan çekilmiş olanlarını bulmaya çalışın. Karabuğdayı arpa, darı gibi, daha az bulunabilen tahılları da hamur işlerinize veya yemeklerinize katabilirsiniz. Her tahılın besleyici değeri farklıdır ve her biri nimettir.

Tam buğday ununda, cinsine ve öğütülme biçimine bağlı olarak su tutma kapasitesi farklılık gösterebilir. Tariflerimizi uygularken malzemeler listesinde yazan unun bir kısmını ayırarak işe başlayın. Unun tamamını kullanmanıza gerek kalmayabilir.

Kaynak: Beyaz Unsuz Şekersiz Hamur İşleri / Hayy Kitap

Çaykur’dan Helal Sertifika Atağı

Helal ÇAyMüslüman ülkelerdeki çay satışlarını arttırmayı planlayan Çaykur, tüm ürünleri için helal gıda sertifikası alıyor.

Çaykur, yeni dönemde tanıtım ve reklam faaliyetlerine verdiği önemle birlikte ihracatını da arttırmayı hedefliyor. Çaykur özellikle Müslüman ülkelere yönelik ihracatını arttırmaya yönelik tüm ürünleri için “Helal Gıda Sertifikası” almak için başvuruda bulundu.

Konuyla ilgili açıklama yapan Çaykur Genel Müdürü İmdat Sütlüoğlu, “Türk çayı dünyanın en sağlıklı çayıdır. Üzerine kar yağan tek çaydır. Bu nedenle içerisinde haşere barındırmadığı için üretiminde kimyasal ilaçlama yapılmayan tek çaydır. Kanserojen olarak bilinen pestisit içermez. Bunu biliyoruz. Ama bunu tüm dünyanın da öğrenmesi gerekiyor. Bu nedenle çayımızın tanıtımına önem veriyoruz. Çayımın, Müslüman ülkelerin önem verdiği ‘Helal Gıda’ olma özelliğini taşımaktadır. Müslüman ülkelerdeki çay satışlarımızı arttırmak için tüm ürünlerimiz de ‘Helal Gıda Sertifikası’ almak için başvuruda bulunduk. Müslüman ülkeler ithalatlarında bu sertifikaya büyük önem veriyor” dedi.

Dünyada ilk kez Malezya Helal Belgelendirme Kurumu tarafından uygulamaya konulan bu sertifika sistemi hızla diğer Müslüman ülkelerde de uygulanmaya başlanıldı. Geçtiğimiz aylarda konuyla ilgili Türkiye’de bir çok seminer düzenlendi.

Sertifikasyon çalışmaları sırasında ürünlerde; hayvanların İslami usullere göre kesilip kesilmediği, hayvanın kesilmeden önce ölmemiş olması, Allah’ın adından başka adla kesilmemiş olması, tüm sarhoşluk veren maddeler içermemesi, kan ve kandan yapılan ürünler içermemesi, kullanılan renklendiricilerin, kıvam arttırıcıların, koruyucuların, emilagatörlerin ve lezzet zenginleştiricilerin içeriklerine dikkat ediliyor.

Gelka Et Marketi “Hela Gıda Sertifikası” Aldı

İslahiye ilçesinde 34 yıldır faaliyette bulunan Gelka Et Marketi, Dünya Helal Konseyi tarafından akreditasyon almış GİMDES tarafından verilmeye başlanan “Helal Gıda” sertifikasını aldı.

İslahiye ilçesinde 34 yıldır faaliyette bulunan Gelka Et Marketi, Dünya Helal Konseyi tarafından akreditasyon almış GİMDES tarafından verilmeye başlanan “Helal Gıda” sertifikasını aldı.

Marketin sahibiAli Gelebek, Gaziantep’te et marketçiliği sektöründe Helal Gıda sertifikanı alan üçüncü firma olduklarını bildirdi. Kasaplık mesleğine baba mesleği olarak başladıklarını ifade eden Gelebek, şu anda sadece et için sertifika aldıklarını, yakında ise imalatını yaptıkları et sucuğu üretimi için çalışmalarının devam ettiğini kaydetti.

Gıda ve İhtiyaç Maddeleri Denetleme ve Sertifikalama Araştırmaları Derneği

(GİMDES) Teknik Bilim Kurulu Üyesi Gıda Mühendisi ve Başdenetçi A. Hayrettin İşbilir, et marketi olarak İslahiye’de faaliyet gösteren Gelka’nın İslami esaslara uygun hareket ettiğini, yaptıkları denetimler sonucunda sözleşmelerin tamamlanmasının ardından uygunluğunu tescil ettiklerini belirtti. İşbilir, yılda en az iki kez habersiz olarak denetleme yaptıklarını kaydetti.

İşbilir, GİMDES’in denetlemelerinin yanı sıra kesim yapılan yerlerdeki kasapları İslami usullere göre kesim yapmalarının sağlanması için eğitimden de geçirdiğini söyledi.

İlk Helal Dünya Marketi Besmele ve Mehter Marşı İle Açıldı

helal dunya merketleri dualarlar açıldıTürkiye’nin helal gıda kavramıyla tanışmasına vesile olan Gıda ve İhtiyaç Maddeleri Denetleme ve Sertifikalama Merkezi (GİMDES) bir yeniliğe daha imza atarak Halal Dünya Marketlerinin ilkini açtı. İstanbul Bağcılar’da mehter marşı eşliğinde dualarla açılan Halal Dünya Marketleri çok yakında yeni şubelerle Türkiye’ye yayılmayı hedefliyor. Bağcılar belediye başkanı Lokman Çağırıcı ve GİMDES başkanı Hüseyin Kami Büyüközer’in katılımıyla gerçekleşen açılışa vatandaşın ilgisi yoğundu. Temizlik ürünlerinden konserveye, çikolatadan şekere, et mamüllerinden süt ürünlerine helal sertifika alan her türlü ürünü bu markette bulmak mümkün. Açılıştan sonra marketi gezerek alışveriş yapan Bağcılar belediye başkanı Lokman Çağrıcı; Halal Marketin İslam alemine hayırlı olamasını dileyerek, bütün market sahiplerinin helal hassasiyeti göstermesi temennisinde bulundu. halal markette ilk alışveriş İkincisi yakın zamanda Başakşehir’de açılması planlanan Halal Dünya Marketleri helal hassasiyeti yüksek vatandaşların oldukça ilgisini çekiyor. Açılış nedeni ile Nurçay, Yörsan, Şifa yemek gibi helal seritfikalı firmalar müşterilere helal sertifikalı ürünlerinden ürünlerinden ücretsiz tatırma stanslarında hizmet veriyor.

İslam Ülkelerine ortak helal endeksi

İslam ülkeleri borsaları arasında kurulacak endeks, 2012′nin ilk yarısı işlem görmeye başlayacak

,slami endex

İslam İşbirliği Teşkilatı Ekonomik ve Ticari Daimi Komitesi’nin (İSEDAK) 27. toplantısı ekim ayı sonunda İstanbul’da yapılırken, açılışını Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün yaptığı zirvede İslam ülkeleri sermaye piyasaları arasında işbirliği yapılması kararlaştırıldı. İslam ülkeleri arasında İslam endeksi uygulamasının başlatılması kararı alınırken, bu konudaki çalışmalar da hızlandırılacak. İslam endeksinin, 2012 başında başlatılması planlanırken, ilgili endeks anlaşmasının 1 Aralık 2011 tarihine kadar ilgili ülkeler tarafından imzalanması istendi. Şu ana kadar 12 ülke endekse katılmak için taraf oldu.

SEPET OLUŞTURULACAK

İslam Kalkınma Bankası’ndan, endekste yer alacak şirket hakkında çalışma yapması da talep edildi. İslam endeksi uygulamasında, bir hisse senedi sepeti oluşturulacak. Bu sepet, İslam ülkelerinin borsalarında ortak ve aynı anda işlem görecek. Sepette, İslam fıkıhı açısından ticarette sorun oluşturmayacak şirket hisseleri olacak. Örneğin, faizle çalışan finans kuruluşları, içki ve sigara şirketleri ile ürünlerinde domuz eti kullanan gıda şirketleri endekse giremeyecek.

Merkez Bankası eğitecek

İSEDAK toplantısında, İslam ülkelerinin SPK benzeri kuruluşları ile Merkez Bankaları arasında da işbirliği yapılması kararlaştırıldı. Bu kapsamda, İslam İşbirliği Teşkilatı’nın Borsa Forumu toplantısı, 2012′de İstanbul’da toplanacak. Bu forum İslam ülkelerindeki piyasa gelişmeleri, kapasite gelişimi, İslami finans ve finansal okuryazarlık konularında çalışma yapacak. Türkiye Merkez Bankası, üye ülkelerin merkez bankaları ve finans yetkililerine eğitim verecek. Bu kapsamda Kuala Lumpur’da 13 Kasım’da bir Merkez Bankaları toplantısı da düzenlenecek.

Genetiği değiştirilmiş organizmalar “GDO”

gdo

Uzunca bir zamandır sofralarımızı, sağlığımızı, geleceğimizi tehdit eden bir hayalet dolaşıyor etrafta. Çok uluslu şirketlerin, gözü doymaz girişimcilerin başımıza sardığı bu belanın adı: Genetiği değiştirilmiş organizmalar; kısa adıyla GDO. GDO, uluslararası literatürde kısaltılmış şekliyle “GM” veya “GMO” olarak geçen “Genetically Modified Organism”in Türkçe karşılığı. GDO’nun kapsamı içine genetik olarak değiştirilmiş bütün organizmalar giriyor. Bu yazıda kastedilen GDO’nun tarifi şu: “Modern biyoteknoloji kullanılarak elde edilmiş yeni bir genetik materyal kombinasyonuna sahip olan herhangi bir canlı organizma.”

Biyolojik “zenginlik”

GDO’yla ilgili en önemli kaygılardan biri; aktarılmış genlerin doğal bitki türüne atlayarak, bulundukları çevredeki doğal türlerde genetik çeşitliliğin kaybına neden olmaları, yabani türlerin doğal yapılarında sapmalara neden olmaları, ekosistemdeki tür dağılımını ve dengeleri bozmaları.

Türkiye’de GDO konusunda en fazla dikkat edilmesi gereken konulardan biri bu. Türkiye, biyolojik zenginlik bakımından çok şanslı bir ülke: Örneğin Avrupa ile karşılaştırılacak olursa, Türkiye tür sayısı bakımından oldukça zengin. 11 bin bitki türümüzden 2 bin kadarı, başka hiçbir yerde bulunmayan endemik türler.

Bir ülkenin bitki ve hayvan türleri açısından sahip olduğu zenginlik, aynı yeraltı kaynakları ya da tarihi eserler gibi o ülkenin en önemli zenginliklerden biridir.

Ekolog Barry Commoner’e göre, ekolojik sistemler aşırı stres altında bırakılırsa, ani, şaşırtıcı felaketler yaşanabilir. Yapısında kimyasal ilaçtan hayvan genlerine kadar pek çok yabancı madde barındıran GDO’nun böyle bir strese yol açacağı şüphe götürmez. Commoner’e göre; “ekolojik sistem bir yükselteçtir, öyle ki bir yerdeki küçük bir çalkantının başka bir yerde büyük, uzak, uzun süre ertelenmiş etkileri olabilir.”

Modern tarımda kullanılan ve birbirlerinin genetik yönden kopyası olan çeşitler, geniş alanlarda tek tip olarak yetiştiriliyor. Bu yetiştirme yöntemi, yani monokültür, çeşitli ekonomik avantajlar sağlıyor, ancak doğada her kazancın bir de bedeli var. Örneğin, monokültürdeki tek tip bireyler hastalıklardan da aynı derecede etkileniyor. Ortaya çıkan bir hastalık tüm ürünü etkileyecek şekilde hızla yayılabiliyor.

Monokültür yayıldıkça, yediğimiz ürünlerden aldığımız besin ve damak tadı da tek tipleşiyor. Modern tarım yöntemlerinin yolaçtığı etkiler yüzünden zaten yeteri kadar azalmış olan çeşitler de GDO’nun tehdidi altına giriyor. Çünkü GDO’ların aktarılmış genleri çevresinde bulunan, geleneksel yöntemlerle üretilen ürünlere de geçebiliyor.

Arılar ve rüzgarlar GDO’lu polenleri alıp, komşunun geleneksel ekiminin üzerine bırakıyor. Böylece civardaki, bitkiler genetik olarak değiştirilmiş bitkilerin içerdiği böcek ve ot ilaçlarına karşı dirençli hale geliyorlar. GDO karşıtlarınca Frankeştayn Gıda olarak nitelenen, kolera bakterisinin genini taşıyan yonca, tavuk geni taşıyan patates, akrep geni taşıyan pamuk, balık genli domates gibi gıdaların doğal çeşitliliğe verdikleri zarar sonucunda yeni Frankeştaynların ortaya çıkmasına olanak sağlanıyor.

GDO ürünleri sağlığımızı nasıl etkiler?

GDO’lu ürünlerin temel sakıncalarından biri de insan sağlığına karşı olumsuz etkileri. Uzmanlara göre, sağlık riskleri şunlar; antibiyotiklere karşı dayanıklılık oluşması, gıda olarak kullanımda insan ve hayvanda toksik ya da allerjik etki yapması, doğrudan alım durumunda insan ve hayvan bünyesindeki mikroorganizmalarla birleşme ihtimali.

GDO’lu ürünlerin oluşturduğu sağlık risklerini doğrulayan bilimsel araştırmalara her geçen gün bir yenisi daha ekleniyor. Örneğin, Brezilya fındığının bir genine sahip olan transgenik soya fasulyesi, fındığa alerjisi olanlarda alerjiye neden oluyor.

Rowett Enstitüsü’nde çalışan Arpad Pusztaria’nın son deneyleri GDO’larla ilgili yeni kuşkular ortaya çıkardı. Sözü edilen çalışmada, genetik yapısı değiştirilmiş patateslerin fareler için toksik olduğu, bağışıklık sisteminde bozukluklar, viral enfeksiyonlar gibi birçok etkileri olduğu ortaya çıktı. Genetiği değiştirilmemiş patateslerle beslenen fareler gayet sağlıklıydı. Sonraki deneyler toksikliğin gen transferi yöntemiyle ilgili olduğunu ortaya çıkardı.

Bir başka deney, besinler yoluyla aldığımız yabancı DNA’nın hücrelerimize taşınabileceğini ortaya çıkardı. Yakın zamana kadar DNA’nın bağırsaklarımızda sindirilebileceği düşünülüyordu. Ancak deneyler durumun aksini kanıtladı. Bakteriyel bir virüsün DNA’larıyla beslenen farelerde bağırsak boyunca yaşayabilen ve kana karışabilen büyük virüs DNA’sı parçaları bulundu. Alınan DNA’lar lökositlerde, dalak ve karaciğer hücrelerinde de görüldü ve virüs DNA’sının fare genomuna yerleştiği kanıtlandı. Hamile farelere yedirilen virüs DNA’sı, ceninin ve yeni doğmuş yavruların hücrelerine geçtiği de belirlendi.

GDO verimi gerçekten artırır mı?

GDO sayesinde tarımsal üretimde büyük artışlar sağlanabilir mi? Ekoloji ve doğa bilimleri alanında çalışan her bilimcinin üstüne basa basa belirttiği gibi; doğada bedelsiz kazanç olmaz! Tarımsal üretimin artırılmasıyla sağlanan kazancın bedeli de artan çevre kirliliği, küresel ısınma, yokolan türler ve daha sayılabilecek onlarca çevre sorunu.

GDO ürünleri ile yapılan tarım çok yeni olduğu için bu konuda rakam vermek çok zor. Ancak sözü edilen kuralları bu alanda da geçerli sayabiliriz. Bu yeni uygulamayla bir süre verim artışı sağlamak mümkün, ancak bu artışı kalıcı kılmak olanaklı değil. Tabii bu arada ödeyeceğimiz bedeli de unutmamak gerekiyor.

GDO’lu çeşitlerden elde edilen verim, geleneksel tarımla elde edilenin altında. Bu, bu işin patentini alan ticari şirketlerin söylemlerini tamamen yalanlayan bir olgu. GDO’nun randımanı geleneksel tarıma oranla daha az, üstelik tohum başına daha yüksek fiyata, bakım ürünlerinde de eşit masrafa sahip.

Genetiği değiştirilmiş organizmalar açlığa çare olur mu?

GDO’yu savunan görüşlerin dayandıkları en önemli noktalardan biri, dünyada giderek artan besin ihtiyacını karşılamak ve açlık sorununa çare bulmak için GDO’nun zorunlu olduğu.

Çoğu çevrebilimci, üçüncü dünya ülkelerinde görülen açlık sorununun, üretim potansiyelinin eksikliğinden değil, üretim kapasitesinin plansız kullanımından ve dağılımın adil olmayışından kaynaklandığı görüşünü savunuyor. Uzmanlar, mevcut tarım kapasitesinin dünya nüfusunun ihtiyaçlarını karşılamak için yeterli olduğunu düşünüyor. Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü FAO’nun 1990 tarihli raporuna göre, tahıl üretimindeki artış, nüfus artışından yüzde 50 daha fazla. Tabii bu rakamlar dünyada açlık sorunu olmadığı anlamına gelmiyor. Ancak sorun üretimden değil, dağılımın adil olmayışından kaynaklanıyor.

Açlık sorununun yaşandığı ülkelere bakacak olursak, bu ülkelerin hemen hepsinin batılı ülkelerin eski sömürgeleri olduğunu görürüz. Bu ülkelerin tarım ekonomileri başka ülkelerin yararına kurulmuş durumda. Çoğu ülke bağımsızlıklarını kazandıktan sonra dahi, dış borç vb. ekonomik sorunlarla boğuştukları için ihracata yönelik tarım politikaları uygulamışlar. Yani halkı doyuracak besinler üretmek yerine döviz sağlayacak besinler üretilmeye çalışılmış. Açlık sorunu yaşanan birçok ülkede, eskiden besin yetiştirmek için kullanılan topraklarda kahve, pamuk, muz, kakao gibi gelişmiş ülkelere satılan ürünler yetiştiriliyor. Örneğin, Etiyopya’da açlığın kol gezdiği dönemlerde bile kahve üretimi ve ihracatı sürdürülüyordu.

Diğer taraftan, konunun bir de israf ve tüketim çılgınlığı boyutu var. ABD Tarım Bakanlığı’nın verilerine göre, ABD’liler her yıl üretilen gıdanın yüzde 25’inden fazlasını israf ediyor. Araştırmaya göre, sadece 1995 yılında çöpe atılan gıda miktarı 43 milyon ton civarında. Bir kişinin günde ortalama 1.5 kilo gıda tükettiğini varsayarsak, israf edilen gıdanın sadece yüzde 5’i bile geri kazanılsa 4 milyon insanın doyması sağlanabilir.

Tarımda modern tekniklerin, kimyasal ilaçların, hormonların vb. kullanılmaya başladığı “yeşil devrim” olarak nitelendirilen süreç de kamuoyuna dünyadaki açlığa çare bulmak şiarıyla sunulmuştu. Ancak veriler iddianın tam tersini gösteriyor: Dünya Bankası’nın 1993’te yayınladığı Dünya Kalkınma Raporu verilerine göre, 1976’da düşük gelirli olarak sınıflanan ülkelerde kişi başına düşen ortalama gelir, yüksek gelirli ülkelerdekinin yüzde 2.4’ü kadardı. 1982’de bu oran yüzde 2.3’e, 1988’de yüzde 1.9’a düştü. 1980’den 1990’a kadar, düşük ve orta gelir grubundaki ülkelerde kişi başına gayri safi milli hasıladaki büyüme, gelişmiş ülkelerdekinin yüzde 52’si kadardı.

Artan besin ihtiyacına yanıt vermek ya da açlığın hüküm sürdüğü yerlere yiyecek götürebilmek için GDO’ya ihtiyacımızın olmadığı açıkça ortada. Dünyadaki açlığın nedeni yeterli besin olmaması değil, besinin adil dağılmaması ve plansız tarım politikaları. Üçüncü dünya ülkelerinin tarım politikalarıyla ilgili zaten yeteri kadar derdi varken, bu ülkelerin tarımına bir de GDO üreticisi çok uluslu şirketlerin sokulmaya çalışılmasının pek de iyi niyetle ilgisi olmasa gerek.

GDO üreticisi firmaların niyeti ne?

Ekolog Pimentel’in verdiği rakamlara göre, tarla için harcanan toplam enerjinin %32’si azotlu gübre üretimine, %28’i tarım makineleri yakıtına, %15’i bu makinelerin yapımı ve bakımına, %11’i çeşitli işler için kullanılan elektrik enerjisine, %4’ü ürünü kurutmaya harcanıyor. Bunlardan sonra gelen girdiler %2’şer değerle taşıma ve dağıtım, potasyumlu gübre, fosforlu gübre ve tohum. %2’den az olan girdiler de, ot ilacı, böcek ilacı, sulama ve işçilik. Görüldüğü gibi sanayileşmiş tarımda kol gücünün toplam girdiler içindeki payı oldukça az.

Tabloyu dikkatle incelediğimizde yukarıda sözkonusu olan olayın bildiğimiz anlamda çiftçilik değil, tarım sanayii olduğunu görüyoruz. İşin püf noktası da zaten burada. Çiftçi tarlasındaki ürünü elde etmek için büyük oranda bu konuda üretim yapan çeşitli sanayi kuruluşlarına bağlı. Bu sanayi kuruluşlarının büyük bir kısmının çok uluslu şirketler olduğunu tahmin etmek zor değil.

Dünyada genetiği değiştirilmiş tarım ve yem ürünlerinin tohum piyasası 8-10 firmanın elinde. Bu firmaların ana hedefi; dünyadaki tüm ülkelerin tarım ve hayvancılığını, tohum alımında kendilerine bağlanacak şekilde biçimlendirmek.

GDO üzerindeki patent uygulamaları

GDO’lar bir hakim olma tekniğidir. Patent hakkı da bu hakimiyeti sağlayan en önemli araçtır. Günümüzde GDO’lar, özellikle tekniği ön plana çıkarılarak, hem teknik, hem de ürün olarak patent kapsamında korunabiliyor. Genetik yapısı değiştirilen ürünler patentleniyor. Çünkü bu çalışmaları yapan şirketlerin temel kazanç modeli, patent bedeli tahsil etme üstüne kurulu. Örneğin sadece mikroorganizmayı bile patent kapsamında koruyabiliyorsunuz, bunlarla ilgili büyük saklama kuruluşları var. Halbuki doğada o mikroorganizma milyonlarca yıldır yaşıyor, fakat siz onu doğal ortamından yalıttığınız ve belirli özelliklerini gösterdiğiniz, ispatlayabildiğiniz için bir tekel hakkı, korunma hakkını almak istiyorsunuz ve bu istisna size tanınıyor.

Gen bulunması ve tanımlanması çok zor olduğu ve büyük yatırımlar gerektiği için (Avrupa Patent Sözleşmesi’ne göre); bunun işlevini göstermek şartıyla, örneğin hangi proteini kodladığı, ne gibi işlevlerinin bulunduğunu ispat etmek şartıyla bir başvuru yapılıp, bu konuyla ilgili patent alınabiliyor. Oysa patent sadece yenilik özelliği taşıyan ve sanayide uygulanabilirliği olan buluşları korumak içindir. Genetik değişikliklerde, ancak değişikliğin gerçekleştirildiği tekniğin patenti alınmalıdır. Doğada bulunan genler için verilen diğer tüm patentler meşru değildir. Bunun adı biyolojik korsanlıktır.

Patent alınması halinde de genetik olarak değiştirilmiş pamuk, mısır ya da tütün tohumunu eken çiftçi, hasattan sonra elinde kalan tohumları ekinde yeniden kullanırsa, patent sahibine bir bedel ödemek zorunda kalıyor… Tarımsal üretimin en temel ve en eski yöntemlerinden olan, kendi ürününden gelecek yıl için tohumluk ayırma geleneği ve hakkı, bu şekilde ortadan tümüyle kaldırılmış oluyor.

Zengin gen kaynaklarına sahip üçüncü dünya ülkelerinin sahip oldukları kaynaklar üzerindeki patent hakları yavaş yavaş gelişmiş birkaç ülkenin, hatta birkaç çok uluslu şirketin elinde toplanıyor.

Batı’da çevreci akımların mücadeleleri sonucunda, GDO’lu ürünlerin ekimi ve ülkeye sokulması, ciddi engellerle karşılaşıyor. AB mevzuatı ile karşılaştırıldığında bu ürünlerin üretimi, ihracatı, ithalatı bakımından Türkiye’de herhangi bir hukuksal gelişme olmadığı görülüyor. Ayrıca her şey kapalı kapılar ardında cereyan ediyor. Ne tüketici, ne de üretici bu konuda bilinçlendirilmiş değil. Oysa GDO’ların doğal çeşitliliğe ve insan sağlığına zararları çok açık.

Ticaretin serbestleştirilmesi AB’ye üyelikten sonra bir zorunluluk olacak. Yani ticarete konu olan biyoteknoloji ürünleri de Türkiye’ye gelebilecek.

Örneğin, transgenik buğday çeşitlerini buğdayın anavatanı olan Türkiye’de üretmeye başladığımız zaman genetik kaynaklarımızı büyük bir tehdit altına sokmuş olacağız.

Katkı Maddelerinin Numaraları

  1. E 334- 337, E 353- 354
  2. E 330- 333
  3. E 297
  4. E 296
  5. E 350- 352
  6. E 325- 327
  7. E 270
  8. E 330- 333
  9. E 260- 263
  10. E 907
  11. E 1201
  12. E 650
  13. E 640
  14. E 637
  15. E 636
  16. E 634- 635
  17. E 630- 633
  18. E 626- 629
  19. E 620- 625
  20. E 559
  21. E 558
  22. E 554
  23. E 553
  24. E 552
  25. E 551
  26. E 535, E 536, E 538
  27. E 541
  28. E 500- 504
  29. E 570
  30. E 1000
  31. E 491- 495
  32. E 475- 476
  33. E 473- 474
  34. E 471- 472
  35. E 422
  36. E 322
  37. E 941
  38. E 925
  39. E 290
  40. E 284- 285
  41. E 280- 283
  42. E 262
  43. E 249- 252
  44. E 242
  45. E 239
  46. E 235
  47. E 234
  48. E 233
  49. E 231- 232
  50. E 230
  51. E 220- 228
  52. E 214- 219
  53. E 210-213
  54. E 200
  55. E 181
  56. E 180
  57. E 175
  58. E 174
  59. E 173
  60. E 172
  61. E 171
  62. E 163
  63. E 162
  64. E 155
  65. E 154
  66. E 153
  67. E 151
  68. E 150 a
  69. E 142
  70. E 140, E 141
  71. E 133
  72. E 132
  73. E 131
  74. E 129
  75. E 128
  76. E 127
  77. E 124
  78. E 123
  79. E 122
  80. E 120
  81. E 110
  82. E 104
  83. E 102
  84. E 101
  85. E 100

Helal Gıda

Faydalı Besinler

>>Kestane
Kestane endüstriyel gazlardan kolay etkilenenbir ağaç türüdür.sanayinin geliştiği bölgeler ve şehir merkezlerinde ağaçlaqr uzun yıllar yaşayamaz.kestane ağacını bu özelliğinden dolayı endüstriyyel kirlilikten en az etkilenir. güvewnle tüketilebilecek nadir gıdalardandır.
Besleyici ve kalori değeri yüksek bir besin olan kestane B1, B2 ve C vitaminleri açısından oldukça zengindir. Kestanede bol miktarda yağ ve protein bulunmaktadır. Ayrıca potasyum, fosfor, magnezyum, klor, kalsiyum, demir, sodyum minerallerini de içermektedir.

• Besleyici olmasından başka faydası saymakla bitecek gibi değil
• Kabuklarının suda kaynatılmasıyla hazırlanan ilaç ateş düşürüp sinirleri yatıştırıyor.
• Meyvesi kasları kuvvetlendiriyor, kan dolaşımını düzenliyor.Bedenin ve zihnin yorgunluğunu gideriyor,kansızlığa çare oluyor.
• Şeker,protein,yağ,sodyum ve potasyum içeriyor!..Kestane birçok hastalıktan da koruyor insanoğlunu..
• Çocuk, genç ve yaşlılar için çok değerli bir enerji kaynağı, hatta yaşamı uzattığı da söyleniyor.
• Kestane, en çok potasyum düşüklüğünden yakınanlara öneriliyor. Çünkü 100 gramında 500 mg potasyum bulunuyor. Fosfor,magnezyum, klor, kalsiyum, demir ve sodyum mineralleri ile C, B1, B2 ve PP vitaminlerini içeriyor.
• Taze kestane limonun 100 gramı kadar C vitamini içerir. Kestane’nin 100 gramında 200 kalori bulunuyor.
• Kış mevsiminin olumsuz şartlarına fiziksel ve beyinsel yorgunluklara karşı paha biçilmez bir sağlık iksiridir.
• Kalp ve kas sistemini uyarıp organizmanın su dengesini düzenliyor. Kan dolaşımını hızlandırıp varis ve basurların gelişimini önlüyor.
• Balla karıştırılmış kestane püresi ise özellikle iştahsız çocuklara öneriliyor.

KARADUT

Karadut meyvesinin içeriğinde çok güçlü antioksidanlar bulunmaktadır. Bu güçlü antioksidanlar vücudumuzdaki serbest radikalleri etkisiz hale getirmek suretiyle bağışıklık sistemimizi güçlendirir. İçeriğinde bulunan flavonoidler nedeniyle ise kalbimizi korur aynı zamanda da yaşlanmamızı geciktiren etkisi vardır.

Karadut bitkisi böceklenmeyen tek organik bitki çeşididir. İçeriğinde Betakaroten bulunur. Ancak karadutun mevsimi çok çabuk geçtiğinden en bol olduğu zamanlarda kaynatarak şurubunu yapabilirsiniz ve bu karadut şurubunu derin dondurucuda muhafaza edebilirsiniz. Sağlık ve gençlik kaynağı olan bu şurubu kanserden korunmak için mutlaka tüketmelisiniz.

Karadut nelere faydalıdır?

* Halsizliği, aşırı yorgunluğu giderir
* Ağız ve boğaz enfeksiyonlarına tavsiye edilir
* Kanı temizler anemi hastalarına tavsiye edilir
* Kan basıncını düşürür
* Sindirim sistemi kronik hastalığına faydalı
* Mide salgılarını arttırır
* Sindirimi sistemini düzenler
* Saçların ve dişlerin güçlenmesini sağlar
* Kronik gastrit ve hepatit tedavisinde kullanılabilir
* Uykusuzluğa iyi gelir

KEÇİ BOYNUZU PEKMEZİ(HARNUP PEKMEZİ)

Eskiden beri bilinen olumlu yönleri vardır. İshale karşı mükemmel takviyedir. Kabızlık şikâyeti olanların da tüketmesi gereken bir meyvedir. Belirli bir dönem keçi boynuzu tüketenler, sindirim sistemlerinin nasıl harekete geçtiğini ve kabızlık problemlerinin de yavaş yavaş ve düzenli bir şekilde nasıl ortadan kalktığını hayretle görebileceklerdir.
Kısaca, hem ishal hem de kabızlık şikâyetlerine karşı kullanılır. Dengeli ve sağlıklı beslenmenin bilincinde olan birçok bilim adamı tanıyorum ve bu kişiler çikolata, kek veya kremalı pasta yerine harnup’u tercih etmektedirler.
GENEL VE ALERJİK NEFES DARLIĞI İÇİN
Orta büyüklükteki keçi boynuzundan 6-7 tanesini önce soğuk su altında yıkayınız. Daha sonra bunları küçük küçük (3-4 cm uzunluğunda) kırarak, kaynamakta olan yarım litreye yakın suyun içine atınız. Hafif ateşte 7-8 dakika kaynatınız. Soğuduktan sonra süzerek suyunu cam şişeye doldurunuz. Buzdolabında en fazla üç gün beklete bilirsiniz.
Her gün sabah kahvaltısı arasında ve akşam yemeğinden önce bir çay bardağı içilir. Yaklaşık yarım litre olarak hazırladığınız keçi boynuzu suyu üç gün buzdolabında bozulmadan korunabilir. Her üç günde bir, taze olarak hazırlamanız gerekecektir. Hiç ara vermeden 20 gün uygulayınız. Yirmi gün tamamlandıktan sonra aynı şekilde hiç ara vermeden 15 gün devam ediniz. Onbeş günlük kürü uygularken bir çay bardağı içerisine bir küçük çay kaşığı bal ilave edip karıştırınız, sabah kahvaltınız arasında ve akşam yemeğinden önce birer çay bardağı içiniz. Keçi boynuzu kürünü uygularken sabah kahvaltınızda ayrıca bal tüketmeyiniz.
AKCİĞER KANSERİNİ ÖNLEMEK İÇİN
Kür 1′den en önemli farkı ve dikkat edilmesi gereken nokta kaynama süresidir. Soğuk su altında 6-7 adet keçi boynuzunu yıkadıktan sonra 600-650 ml (yarım litreden biraz fazla) kaynamakta olan suyun içine kırarak atınız. 3-4 dakika hafif ateşte ağzı kapalı olarak kaynadıktan sonra 20 dakika soğumaya bırakınız. Yirmi dakika sonra harnup parçalarını temiz bir kaşık ile kabın içerisinden çıkartınız. Soğuduktan sonra temiz bir kaba suyunu alınız. Her ay 4 gün, sabah ve akşam birer çay bardağı içilir.
İKTİDARSIZLIĞA İYİ GELİYOR
Hareketli sperm sayısını ve kalitesini artırıcı ve de erkeklerdeki iktidarsızlığa karşı olan bu kür için kaynamakta olan yaklaşık yarım litre suya 6-7 adet keçi boynuzunu küçük küçük kırarak atınız. Ağzı kapalı olarak hafif ateşte 3 dakika kaynatınız. Kaynama süresi tamamlandıktan sonra ocağın altını kapatınız ve 20 dakika dinlendiriniz.
Dinlenme süresi tamamlandıktan sonra kaşıkla keçi boynuzu parçalarını çıkartınız. Soğuduktan sonra yarısını sabah aç karna, diğer yarısını da akşam yatağa giderken içiniz. Bu uygulamaya bir hafta boyunca her gün devam ediniz. Birinci haftadan sonra 3 ay boyunca her gün akşam yatağa giderken bir su bardağı içiniz. Daha sonraki aylarda zaman zaman uygulayınız.
Keçiboynuzu Pekmezi ve Faydaları
Keçiboynuzu olarak bilinen harnup, doğanın bize hediyesi en güçlü besin kaynaklarından biri… Faydası o kadar çok ki yazımızı okuduktan sonra evden eksik etmeyeceğinizi düşünüyoruz.
“Hz.Yakup Peygamberin ekmeği”
Keçiboynuzu/ harnup (Ceratonia siliqua); Baklagiller familyasından doğal olarak Akdeniz ikliminde yetişen ve baklaları yenen her daim yeşil ağaç ya da çalı türü. İngilizcesi “carob” ise de, genelde “St.Johns Bread” olarak bilinir. Almanca’sı da “johannisbrot” dur. Her iki lisanda da “Yakup Peygamberin Ekmeği” anlamına gelir. Yakup peygamberin çölde ekmek yerine tükettiği bir meyvedir. Yaklaşık 5000 yıldan beri bilinmektedir.
Birkaç yüzyıl öncesine kadar şeker yerine veya yapılan tatlılarda ağırlıklı olarak harnup kullanılırdı. Günümüzdeki beyaz şeker üretiminin başlaması ile bu kültür ve bu sağlıklı beslenme yapısı yok olmuştur. Harnup ağacı ilk 15 yıl hiç meyve vermeyen bir ağaçtır. Yetişkin bir ağaç 1000 kiloya kadar meyve verebilmektedir.
Keçiboynuzu diğer adıyla harnup yeryüzünün en eski bitkilerinden olup anavatanı olarak Güney Anadolu, Suriye, Kıbrıs, Yunanistan, İspanya, Fas, Tunus, Cezayir, Filistin ve Libya olup memleketimizde, Antalya, Mersin, Silifke, Datça dolaylarında yaklaşık 1500 km’lik sahil şeridinde doğal olarak yetişmektedir.
Türkiye’de tıbbi bitki ihracatında en büyük pay ile;
Keçiboynuzu” yer almaktadır.

KARPUZ

_ Karpuz salatagiller ailesine mensuptur meyvegillere değil ,bunun için yemek yerken ve yemekten sonrada tüketilebilir.diğer meyveler gibi ayrı yenmesi gerekmez.
*yemekten ayrı yenirse,kanı temizler,idrarı çoğaltır,şişlikleri giderir ,bağırsakları çalıştırır,yaraları kapatır,cildi ve saçları parlatır.
*böbrek ve mesane taşlarını eritip düşürmek için karpuzun içi yenildikten sonra kabuğunun suyu sıkılıp içilir.
*karpuz hergün veya haftada 2-3 gün yenilerek geçilirse ,tüm hastalıkalra karşışifa olur.
*çekirdekleriyle beraber yenirse idrarı arttırır ,kemikleri geliştirir.
*diyabet hastaları için karpuzdan iyi besin yoktur ve mevsiminde yiyenler,büyük fayda gördüklerini söylemişlerdir.

Karpuz bol miktarda C vitamini ve antioksidan özelliğiyle çeşitli Kanser türlerine karşı etkili olan beta karoten içerir. İçerdiği yüksek potasyum kalp fonksiyonlarının ve kan Basıncının düzenlenmesine yardımcı olur. Aynı zamanda iyi bir lif kaynağı olduğundan bağırsak hareketlerini düzenler ve Bağırsak Kanserini önlemede de rol oynar. Karpuz çekirdekleri de içinde bulunan cucurbocitrin adlı maddeyle kan basıncını düşürmeye ve böbrek fonksiyonlarının düzenlenmesine yardımcı olur.

Karpuzun içerdiği bol miktardaki potasyumun da insan sağlığı açısından son derece faydalı. ”Potasyum, böbreklerin daha iyi çalışmasını ve böylece böbrekler tarafından vücuttan sodyumun atılmasını hızlandırır. Fazla sodyumun vücuttan atılması sonucunda da kan basıncı dengelenir, kalp işlevleri düzenlenir ve kalp krizi riski azaltılır. Karpuz, yüksek miktarda su içerdiği ve hazmı kolay olan bir meyve olduğu için de sık tuvalete gidilmesini ve buna bağlı olarak vücuttan atık maddelerin daha sık dışarı atılmasını da sağlar.
Çok iyi bir idrar söktürücü olan karpuz, vücuttaki atık maddeleri, bağırsakları ve kanı temizler. Kalbi koruyucu etkisi de vardır.
Karpuz, soğuk algınlığına iyi gelir . Vücuda zindelik, serinlik ve ferahlık verir.
Börekleri çalıştırarak böbrek taşlarını ve kumlarını dökmeye yardımcı olur. Kemik gelişimini de destekler.
Karpuz nasıl tüketilmeli?
Olgunlaşmış karpuz taze olarak yenir. Karpuzun keleklerinden ise turşu yapılır. Bala zencefil katılıp karpuzla yenirse balgamı söker.
Karpuzdan en iyi şekilde faydalanmak için yemeklerden önce ve mümkün olduğunca kabuklarının iç kısmı ile birlikte yemek daha faydalıdır.

KARPUZU SEÇERKEN
Tatlı ve sulu, olgun bir karpuz seçmek için kabuğunun renginin parlak değil, mat olmasına ve tırnağınızla hafifçe kazıdığınızda yeşil kısmının kolayca çıkmasına, toprağa oturan kısmının renginin açık sarı olmasına, beyaz veya yeşil olmamasına dikkat edilmesi gerektiğini ifade eden uzmanlar, eğer kesmece karpuz alacaksanız içinin renginin parlak kırmızı, çekirdeklerinin de koyu kahverengi veya siyah renkte olmasına dikkat edilmeli.
Hormonlu karpuzların çekirdek evleri boştur. Yendiği zaman aşırı nişasta kokusu verir.

Tavukta Helal Şartları

TAVUK ETİ; TAVUĞUN BESLENMESİNDEN KESİMİNE KADAR HELAL-HARAM KONUSUNDA ÇOK ÜZERİNDE DURULMASI GEREKEN BİR KONUDUR

1-YEM FAKTÖRÜ

Tavuk yetiştiricileri yem kullanırlar ve bu yemde hayvan kemiği tozu kullanılması şarttır. Bu yemler yurtdışından gelir ve içinde hangi hayvanın kemiği var bilemezsiniz. Çünkü ülkemize girişte bir kontrol ya da ciddi bir ceza uygulaması yoktur.

2- ANTİBİYOTİK

Tüm üreticiler tavuğa antibiyotik verirler. Tavuk kesimden 3 gün önce antibiyotik verilmemelidir. Ama bırakmazsa mundar olur tavuklar. Köylerde bile kesimden 3 gün önce kafese kapatılır ki fıkhi olarak temizlensin diye. Çünkü tavuk her bulduğunu yer. Belki akrep yedi. Antibiyotikli tavuğun paketini açtığınızda zaten tavuk eczane gibi kokar.

3- KESİM

helal tavuk kesimiBazı üreticiler kesmeden önce bayıltıcı elektirik veriyorlar. Tavuğu banttan çıkarıp yere geri bırakırsan 60-90 sn arası dirilmesi lazım. Ama bazı firmalar elektrik ile öldürüyor. Bu durumda hayvan mundar olur. Bu elektriği vermelerinin nedeni tavuğun çırpınarak banttan çıkmaması için.
Makinelerde otomatik kesildiği için hayvan besmelesiz yani mundar olmaktadır. Kesim konusunda helal tercih edilen firmanın elle kesim yapıp yapmadığına dikkat edilmelidir.

4- KURU YOLUM

Tavuk vücut ısısı normalde 42 derecedir. Kesilince tavuk ölür ama hücreleri bir süre canlı kalır. Bu nedenle derisi büzüşüyor ve tüylerin deriye giren kısımları sıkışarak yolumu zorlaştırıyor. Eğer keser kesmez yolunmazsa büzüşmeden dolayı yolarken derisi de kopar. Ayrıca seri üretimde çok fazla tavuk kesilir ve bu nedenle bazı firmalar elle yolunmasından kaçınıyorlar. Tüylerin yolumu için tavuklar kesildikten sonra kaynar suya atılıryor ve bağırsakları dağılarak içindeki pislik etine bulaşarak necis duruma düşüyor. GİMDES helal tavuk yönetmeliğinde tavuk 52 derece suya sokuyorlar (dinimizde haram olan kaynar suya sokmaktır). Böylece vucut ısısı 42 derece oluyor ve makina yoluyor. Bağırsakları dağılıp necis duruma düşmeden yolum inkanı sağlanıyor.

5- KAN

Bir tavukta 200gr kan olur. Kanı akmamış tavuğun kanları kılcal damarlarında kalır. Ve bu tavuğun rengi morumsu olur. Tavuk kesilince kanının tam akması ve renginin açık olması gerekir.

Bakpi Yönetim Kurulu Başkanı
Hanifi BAK

 

Helal Sertifikası Hakkında

helal gıda sertifikası

Yurt içinde ve yurt dışında gıda alıp satmak için hem tedarikçiler hem de son Müslüman müşteri, tükettikleri gıdanın HELAL olup olmadığını bilmek istemekte ve satın alırken helal sertifikası olan ürünleri tercih etmektedir. Yurt dışındaki Müslüman ülkelere gıda ürünleri satan üreticiler HELAL BELGESİ olması şartı getirilmeye başlanmıştır. Bu belge artık güvenilir Helal Gıda olmanın yanında üreticinin pazarlama metodu olarak da kullanılmaktadır. Yurt dışından ve yurt içinden gıda alan firmalarda artık üreticinin HELAL BELGESİ olmasını zorunlu koşmaya başlamışlardır.

HELAL SERTİFİKALAMA

Bu ülkeler tarafından belirlenen standartlarda, İslami kriterler ve insani gerekler bakımından uygun olan her ürün için bir sertifika türü belirlenmekte ve bu hususta gerek üreticinin, gerekse tüketicinin ortak bir zeminde buluşması amaç edinilmektedir.


 

 

HELAL Belgesi (Sertifikası) Yararları Nelerdir?
- Helal Sertifikalama, ürünleri, katkı maddelerini, hazırlama ve işleme yöntemlerini, temizlik ve sağlık şartlarını, katı güvenlik kuralları içinde denetleyen tarafsız bir bilirkişi hizmeti sunar,